Yıllar önce başladığım bir içerik platformu. Sonrası ilgisizlik. Vaktinde Ye‘yi uzun zamandır kafamda canlandırıp duruyordum. “Şunu yapsam, böyle bir beslenme markası olsa, daha doğrusu geniş kapsamlı yaşam platformu, şöyle içerikler paylaşsam” diye diye yıllar geçti. Ama her seferinde aynı duvara toslıyordum. Logo bir türlü oturmuyor, tema bulamıyorum, ne paylaşacağıma karar veremiyorum, içeriği nereden bulacağım belli değil. Kararsızlık ve biraz da tembellik birleşince proje rafta tozlanmaya devam etti.
Sonunda oturup bitirdim demek isterdim ama süreç öyle olmadı. Daha doğrusu tek başıma olmadı. Claude ile uzunca bir görüşme yaptıktan sonra, biraz yönlendirme biraz da kendi araştırmamla, hayal ettiğim yere yakın bir noktaya getirdim. “Yakın” diyorum çünkü kusursuz olması gerekmiyordu. Kafamdaki motto şuydu. Harika olmasına gerek yok, yeter ki yola çıkalım. Yolda zaten güzelleşir.
Bu yazı o yolculuğun kaydı. Bir markayı sıfırdan nasıl toparladığımın, hangi kararları neden aldığımın ve en çok merak edilen kısmın, yani WordPress temasını nasıl yazdırdığımın hikâyesi.
Neden hazır tema almadım
İlk refleksim herkesinki gibiydi. Hazır bir tema al, kur, geç. Ama iki sorun vardı. Birincisi fiyat. İşine yarayacak düzgün temalar dolar bazlı ve kur farkıyla birlikte gereksiz pahalı hale geliyor. İkincisi, hangi temaya baksam tam istediğimi bulamıyordum. Ya düzeni doğru ama estetiği yanlıştı, ya da tam tersi.
Bir noktada şunu fark ettim. Claude Code’a zaten sürekli proje yaptırıyorum. Uygulamalar, scriptler, araçlar… E o zaman niye bir WordPress teması da yazdırmayayım? Denemesi bedava.

Önce tasarım, sonra kod
Doğru başlangıç, kodlamaya hiç girmeden tasarımı konuşmak oldu. Nasıl bir şey istediğimi anlatmak yerine gösterdim. Beğendiğim bir blog düzeninin ekran görüntülerini paylaştım. Birebir kopyala demedim, “bu tarza yakın, ama benim markamla” dedim.
Buradan sonra bana doğrudan zip vermek yerine önce statik HTML şablonlar üretmeye başladı. Bu detay önemliydi, çünkü temayı WordPress’e yükleyip görmek yerine tarayıcıda anında görebiliyordum. Beğenmediğim yeri söylüyordum, düzeltiyordu. Birkaç revizeyle ana sayfa, kategori ve yazı sayfası istediğim hale geldi. Ancak o zaman “tamamdır, buradan devam edelim” dedik.

Markanın iskeleti, yani logo, renk ve amblem
Tema işine girmeden önce markanın kendisini oturttuk. Çünkü tema sonuçta bir kılıf. İçine koyacağın kimlik yoksa boş kalıyor.
Logoyu netleştirdik. İki yapraktan oluşan bir amblem çıktı ortaya. Büyük bir zeytin yaprağı ve ona yaslanan daha açık yeşil küçük bir yaprak. İkisi tek bir noktada birleşiyor ve birlikte hem bir “V” formu hem de akrep-yelkovan çağrışımı kuruyor. Bu ikinci anlam markanın adıyla birebir örtüşüyor. Vakit, yani doğru zaman. Yani “vaktinde ye” sadece bir isim değil, amblemin içine gömülü bir fikir oldu.
Renk paletini de kararlaştırdık. Doğal, mat ve düşük doygunlukta tonlar seçtik, parlak ve cıvıl cıvıl yeşillerden bilinçli olarak kaçındık. Palet şöyle oturdu.
- Antrasit-yeşil
#33443E— ana metin ve koyu bölümler - Zeytin yeşili
#6E823C— birincil vurgu, butonlar, büyük yaprak - Yaprak yeşili
#8CB05A— aksan, linkler, logodaki “ye” - Açık yeşil
#B4C878— ince aksanlar, küçük yaprak - Sıcak beyaz
#FAF9F6— zemin
Tipografide tek bir aileye bağlı kaldık, Manrope. İnce, geometrik ama insani duran bir yazı tipi. Başlıklarda en ince ağırlıkları, gövdede normal ağırlığı kullanınca ortaya sakin, ferah bir okuma hissi çıkıyor. Bütün bunları dağınık notlar olarak değil, düzgün bir marka kimliği dokümanı olarak da topladık. Yani ortada artık “aklımdaki fikir” değil, başvurabileceğim yazılı bir sistem var.

Temayı aşamalara böldük
En çok merak edilen kısım muhtemelen burası. Koca bir temayı tek seferde “yaz bitir” demedik. Böyle yapsak hem kontrolü kaybederdim hem de bir yerde bir şey kırılınca nereden kırıldığını bulamazdık. Bunun yerine planlı gittik. Önce ne yapılacağını, hangi sırayla yapılacağını konuştuk, sonra parça parça ürettik.
Tema beş aşamada son haline yaklaştı.
- Çekirdek iskelet. Temanın WordPress tarafından tanınıp etkinleşmesini sağlayan temel dosyalar. Stil dosyası, ana kurulum, üst ve alt kısım, kenar çubuğu bu aşamada çıktı. Aşama bitince tema yüklenip açılıyordu, “güzel” değil ama “çalışıyor” seviyesinde.
- Ana sayfa ve yazı sayfası. Öne çıkan yazı şeridi, yazı kartları, tekil yazı okuma düzeni. Site burada görsel kimliğine kavuştu.
- Diğer tüm sayfalar. Kategori, etiket, yazar, arama sonuçları ve 404 sayfası. Yani sitede tıkladığın her yer artık kendi düzgün şablonuna sahip oldu.
- Yönetim paneli ve widget’lar. Renkleri, logoyu, öne çıkan şeridi, footer’ı WordPress’in “Özelleştir” ekranından yönetebildiğim ayarlar. Ayrıca kendi widget’larım da geldi. Popüler yazılar, son yazılar, bülten kutusu, yazar kartı ve reklam alanları.
- Tamamlama. Dil dosyası, son testler ve her şeyin tek bir kurulabilir pakete toplanması.
Her aşama bittiğinde bana tam, kurulabilir bir zip veriyordu. Ben de canlıya yükleyip önce önizlemeden bakıyor, sorun yoksa etkinleştiriyordum. Bu aşamalı yöntemin en güzel yanı şuydu. Bir sorun çıkarsa küçük bir alanda çıkıyordu, koca bir yığının içinde kaybolmuyordu.
Sonrasında iki tur da ince ayar yaptık. Yazar isimlerinin tıklanabilir olması, görsel hizalamaları, SEO detayları, arama kutusunun tasarımı gibi ufak ama önemli dokunuşlar. Bu arada temaya bir isim de verdik, Bloom. Belki biraz daha cilalayınca markete koyar, üç beş kuruş da kazanırız, kim bilir.
Ortada dâhiyane bir şey yok, ve olması da gerekmiyor
Şunu dürüstçe söyleyeyim. Burada müthiş bir yazılım, çığır açan bir problem çözümü ya da benzersiz bir ürün yok. Yaptığım şey, epeydir yapmak isteyip bir türlü başlayamadığım bir projeyi, sonunda rahat ve düzenli bir şekilde hayata geçirmek oldu. Değerli olan da buydu zaten.
Süreç boyunca attığım adımları elimden geldiğince kaydettim. İlgili dokümanları uygun yerlerde paylaştıkça bu yazıya da ekleyeceğim. Amaç, “bakın ne harika bir şey yaptım” demek değil. Birinin aklında benzer bir proje varsa ona “aslında oturup yapılabiliyormuş” dedirtmek istiyorum.
Asıl söylemek istediğim şu. Yapay zekayı sabah akşam “işimizi elimizden alacak mı, almayacak mı” diye tartışmak, o kaygının etrafında dönüp durmak bir yerden sonra kısır bir döngü. Onun yerine biraz bir şeyler üretsek, geliştirsek, araştırsak, nasıl yapıldığını öğrensek çok daha iyi olacak. Bu araç elimizin altında dururken onu sadece bir tehdit olarak görüp kenara çekilmek yerine, oturup onunla bir şeyler kurmak bana çok daha anlamlı geliyor.
Vaktinde Ye artık raftan indi. Kusursuz değil, ama yolda. Zaten mesele de o değil miydi. Darısı bu blogun başına.




No comments